Namaz Vakitleri
Görüntülenen Şehir:   Loading
Puan Durumu Loading
Gazeteler
  • Akşam Gazetesi
  • Bir Gün Gazetesi
  • Bugün Gazetesi
  • Cumhuriyet Gazetesi
  • Dünya Gazetesi
  • Fanatik Gazetesi
  • Fotomaç Gazetesi
  • Güneş Gazetesi
  • Haber Türk Gazetesi
  • Hürriyet Gazetesi
  • Millî Gazete
  • Milliyet Gazetesi
  • Posta Gazetesi
  • Radikal Gazetesi
  • Sabah Gazetesi
  • Sözcü Gazetesi
  • Star Gazetesi
  • Takvim Gazetesi
  • Taraf Gazetesi
  • Türkiye Gazetesi
  • Vatan Gazetesi
  • Yeni Akit Gazetesi
  • Yeni Asta Gazetesi
  • Yeni Şafak Gazetesi
  • Zaman Gazetesi

YİĞİDİMİN KAMÇISIYDI UMUT

Bu haber 3402 kere okunmuş. 17/03/2020

İçinde bulunduğumuz koşullar ne olursa olsun yeni bir yıl ister istemez beraberinde yeni umutları, yeni beklentileri de getirir. Bazen ne kadar karşı çıksak da, umudumuzun kalmadığını haykırsak da içimizdeki ses bize, “Hayır,” der, “bak, şuradaki umut kırıntılarını görmüyor musun, aslında bir sürü beklentin var, neden kendine yalan söylüyorsun?”

Kendimizi ait hissetmesek de yaşadığımız çevre ve içinde bulunduğumuz toplum bizi ümitsizliğin, çaresizliğin dehlizlerine sürüklediğinde aydınlık gecedeki genç bir yıldızın mavimsi ışığını gözlerimiz kapalıyken bile görmekten, soğuk pırıltısını içimizde hissetmekten kendimizi alıkoyamayız. “Buradayım,” der bize. “Hiçbir yere gitmedim. Sadece, sen benden yüz çevirdin.” İşte o zaman, “Belki,” deriz kendi kendimize, “belki vardır küçük de olsa bir umut.” Bir tek bundan kaçamayız işte. En vahim durumlarda bile umut her zaman içimizde bir yerlerdedir, tabii görmesini bilene. Tutunuruz sadece, elimizdeki tek çareymişçesine, bırakırız kendimizi onun ellerine. Bile bile lades dediğimiz andır bu. Elimizden tek gelendir. Sonucu ne olursa olsun bir kere baştan kabul edilmiştir, pişmanlık söz konusu bile değildir.

İnsanlık, tarih boyunca ayakta kalma gücünü böyle bulmuştur; imkânsız gibi görünen zaferleri böyle kazanmış, atlatılamayacağı düşünülen salgın hastalıkların pençesinden böyle kurtulmuş, olanaksız gözüyle bakılan başarıları böyle elde etmiştir. Umut o mücadele gücünü verendir, yapılamayanı mümkün kılandır, efsanelerin doğmasına olanak tanıyandır, kahramanlara ihtiyaç duydukları kudreti sağlayandır. Çünkü bizler, umut ettikçe varız.

Umudu kaybettiğimiz gün, esaretin pençesine düştüğümüz gündür.

Atalarımız da bunu çok iyi biliyordu. Damarlarımızda dolaşan bu asil kanın, yani genetik kodumuzun bizlere ulaşana kadar nesiller boyunca aktardığı en büyük bilgi, azmin ve bağımsızlığın toplum açısından hayati öneme sahip olduğudur. Bu bilgiyi içimizden söküp atmamız mümkün değildir. Hepimiz bununla doğuyor, yetiştiriliyor ve bir sonraki nesle aktarıyoruz. İnanmak ise bu bilgiyi hayata geçirmenin tek yoludur. Önce umut etmek, sonra inanmak… Olmayanı olduran, imkânsızı mümkün kılan, işte budur. Tıpkı, Çanakkale Zaferi gibi.

Kaybettiği toprakların bir kısmını geri almak ve yeniden dünyanın en güçlü devletleri arasında yer almak isteyen Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda altısı kendi topraklarında, üçü de topraklarının dışında olmak üzere dokuz cephe açarak Almanya’nın yükünü omuzladığında, belki de işlerin bu kadar kötü gideceğini hesap etmemişti. Almanya’nın savaşı kazanacağını düşünmüş, bu yüzden destek vermekten çekinmemişti. Fakat Osmanlı Devleti açısından bu hamle bir tür ölüm-kalım meselesine dönüştü. Dört bir yandan kuşatılan Osmanlı toprakları tehdit altında kaldı. Bu iş artık şanlı bir ulus için bir Kurtuluş Savaşı’na, bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmüştü.

Çanakkale, itilaf devletlerinin Rusya’ya yardım göndermek, Balkan devletlerini kendi saflarına çekmek, Osmanlı’nın Kafkas ve Kanal cephelerinden çekilmesini sağlamak ve boğazları ele geçirerek Osmanlı’nın ittifak devletleriyle bağını kesmek için açılmıştı. Aslına bakılırsa Çanakkale, Başkomutan Mustafa Kemal’in üstün zekâsı sayesinde Osmanlı’nın bu savaşta zafer kazandığı tek cephe oldu. Çanakkale’de yaklaşık olarak 500.000 insan öldü. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda üç milyona yakın askerinin üçte birini kaybetti, yani bir milyona yakın Mehmetçiğimiz şehit oldu. Çanakkale kazanılan tek cepheydi ve savaşın uzamasının tek sebebiydi, ancak sonucunu pek değiştirmedi. Yine de boğazların ele geçirilmesi konusunda kritik bir bölge olması sebebiyle Türk ulusunun kendi kaderini ve dünyanın dengelerini değiştirerek tarihte yeni bir sayfa açılmasına, esaret altında yaşayan pek çok millete bir bağımsızlık mücadelesi örneği oluşturmasına vesile oldu.

Umut etti, inandı, azmetti, esarete boyun eğmedi…

İşte atalarımız Çanakkale Boğazı’nda deniz savaşlarıyla başlayıp Gelibolu Yarımadası’nda kara muharebeleriyle devam eden çarpışmalarda kahramanlık destanlarını böyle yazdı, milletimizin tarih boyunca gurur duyacağı büyük bir zafere imzasını böyle attı. Hem de savunma amaçlı bir orduyla… Genç, yaşlı, kadın ve çocuk demeden, değerleri uğruna hiç düşünmeden canını feda edebildiğini tüm dünyaya gösterdi. Türkün gücü buradan gelir. Mustafa Kemal Atatürk 1927 yılında Gençliğe Hitabesinde bunu açık bir şekilde ifade etmiştir: “Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Kimilerine mucize gibi görünen zafer aslında böyle kazanıldı. Çanakkale Savaşı’nı anlatan kitaplarda bu ulusal ruhun varlığına kanıt teşkil edecek birçok savaş anısına, mektuba, hikâyeye rastlamak mümkündür. Hatta daha bıyığı terlememiş çocuk askerlerin fotoğraflarına bakmak bile yeterlidir. O çocukların gözleri, duruşu öyle çok şeyi anlatır ki…

 

 

1. Çanakkale cephesine giden çocuk askerler

Onlar uzun zamandır savaşan, bu yüzden de yokluk ve sefaletle mücadele eden bir milletin evlatlarıydı. Baktığınızda 15 yaşında yazar fotoğrafta, ama 12 yaşından büyük değilmiş gibi gelir insana. Belki yetersiz beslenmiş, kavruk kalmışlardı. Muhakkak ki anasının kınalı kuzusuydu her biri, ama anası onu sırf o yaşa getirmek için bile kim bilir nelere katlanmıştı. Salgın hastalıkların ve açlığın kol gezdiği yıllar… Kışları atlatmak, yazları temiz su bulmak çok zor... Silah tutacak yaşa ancak üstünde başında olmayan milletimin cefakâr analarının fedakârlıklarıyla gelebilmiş hepsi. “Gün yüzü görmek” deyiminin o insanlar için farklı bir anlamı vardı besbelli: Ocağı yanan sıcak bir ev, giyecek bir hırka ve çarık, yiyecek iki lokma ekmek, çocuklarını vatan dedikleri topraklarda gönül rahatlığıyla büyütmek. Bu, sahip olunabilecek en değerli şeydi.

O çocuk askerlerin her birinin gözleri başka bir hikâye anlatır. Her biri o küçücük bedeninde 40 yaşındaki bir adamın olgunluğunu ve cesaretini taşır. Bazısı yüzünde ağladı-ağlayacak gibi bir ifade olmasına rağmen vakur duruşunu bozmamıştır. Belli ki analarından ilk defa ayrı kalmışlardır, geri dönmemek üzere gidiyor olsalar da o çocuk yüreklerinde hasret vardır. Hem kararlılığı görürsünüz yüzlerinde, hem de çocuksu masumiyeti. Bazıları işin ciddiyetinin kısmen de olsa farkındadır, kendini vatanı uğruna canını vermeye hazırlamıştır. O çocuksu ifadenin beraberinde yaşlarından beklenmeyecek bir sorumluluk duygusunun varlığını hissetmek fotoğrafa bakan gözleri her seferinde hazırlıksız yakalar, elde değildir, takdir duyguları coşar, yürekler sızlar. Her birimiz onları çevremizdeki yaşıtlarıyla, kardeşlerimizle, çocuklarımızla, torunlarımızla karşılaştırırız; günümüz gençliğinin ne kadar şanslı olduğunu düşünmekten kendimizi alamayız. Her çağ beraberinde kendi zorluklarını getirir, ancak bazı çağlar diğerlerinden daha meşakkatlidir. Bu yüzden de daha önemlidir. Her biri, bir toplumun varoluşunda dönüm noktası niteliğindedir. Bu çocuklar da böyle bir çağın gereksinimleri karşısında gönüllerinin istediği gibi değil, ihtiyaçlar doğrultusunda yaşamışlardır. Bir birey için, yaşadığı toplumun hürriyetini kazanmak uğruna canını ortaya koyarak savaşmaktan daha değerli olan eylem nedir? Belki “o toplumun gelişmesine, kalkınmasına katkı sağlamak uğruna canını vermek” diyenler çıkabilir, ancak bu kanımca daha değerli değil, eşit değerde bir eylemdir. Aynı derecede saygıya ve takdire layıktır.

 

2. Üç oğlunu şehit verip 14 yaşındaki son oğlunu cepheye uğurlayan ana

Cepheye gönderilmiş o küçücük çocukları, gencecik delikanlıları düşündükçe elimde olmadan kendi kendime, “Ya hayalleri?” diye sorarım. Vatanını düşman işgal etmişse, milletini sömürülmek, köleleşmek ve aşağılanmaktan başka bir gelecek beklemiyorsa, yiyecek ekmeği dahi zor buluyor, karnın tok yattığında şükrediyorsan nasıl bir hayalin olabilir? En temel ihtiyaçlar olan sevmek, sevilmek ve bir aile kurmak bile sadece bir hayal olarak kalır. Düşünebileceğin tek şey vatanı el birliğiyle kurtarmak için kendi payına düşeni layıkıyla yapmaktır. Sonraki nesiller acı çekmesin, hor görülmesin, sömürülmesin diye canın pahasına mücadele etmektir. Mehmetçiklerimiz cepheden annelerine, yavuklularına gönderdikleri son mektuplarında bu gerçeğe değinmişler ve onlardan yürekli olmalarını istemişlerdir. Mehmetçiğimizin motivasyonunu gözler önüne seren en güzel mektup örneklerinden biri sanıyorum ki 1. Kolordu, 1. Tümen, 7. Alay, 3. Tabur, 1. Bölük Çavuşu, Çivril kazasının Madenler köyünden Kadir oğlu Mehmet’in hastaneden tabur komutanına yazdığı mektuptur. Kahraman Mehmet düşman tarafından gönderilen bombaları patlamadan yine düşmana atarken nasıl olduysa bir tanesi elinde patlamış ve sağ elini bilekten kaybetmiştir. Komutanına, “Sağ kolumu kaybettim, zararı yok, sol kolum var. Onunla da iş görebilirim,” demiştir. Mektubunda yarası kapanmadığından kıtasına katılamadığı ve düşmanla çarpışamadığı için çok üzüldüğünü ifade eden Mehmet, hâlâ harbe katılacak durumda olmamasından ötürü komutanının affını dilemiştir.

Nice Mehmetler oldu sevdasından, geleceğinden vazgeçen. İçinde bulundukları savaş şartları yüzünden kendilerini bir daha geri dönemeyecekleri gerçeğine hazırlamaları ve bu yüzden bir aile kurma hayalinden umudu kesip kaderlerine razı gelmeleri bize olağan bir şey gibi görünebilir. Ancak mutlu ve huzurlu bir geleceğin ancak bağımsız topraklarda yaşandığında mümkün olabildiği şuuruna varıldığını; emanete, milli ve manevi değerlere sahip çıkma duygusunun ağır bastığını anlamak o kadar da zor değildir. Mehmetçiklerimiz muradına erme umudunu kaybetmemiş, aslında ondan vazgeçmişlerdi. Artık tüm ulusu ilgilendiren çok daha büyük bir umut söz konusuydu. Bir diğer ifadeyle, kişisel umutların ve menfaatlerin yerini milli umutlar ve menfaatler almıştı. Vatan diyebileceğin bir yer olmazsa asla huzuru bulamayacağını ve bu konuda elinden geleni yapmamış olmanın vicdani yükünü ömür boyu taşımanın ne kadar zor olacağını biliyorlardı. Aslına bakılırsa bu toplumsal bilincin toplumun bireyleri arasında kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı, yaşam şartları ayrımı olmaksızın gösterdiği paralelliğin boyutları şaşırtıcıydı.

Çanakkale Savaşı topyekûn bir mücadeleydi. Bu milleti diğerlerinden ayıran –veya farklı kılan– en büyük özelliği imkânsız denilen zamanlarda bile tek yürek, tek bilek olmayı başarabilmesiydi. Ölümün kıyısında yaşayan bir toplum için ölümden korkmak diye bir şey yoktur. Yeterince güçlü değilsen bile içinde bulunduğun ortam, manevi değerler ve büyüklerin telkinleri seni ölüme hazırlar, korkularının üstesinden gelmeni sağlar. Asıl mesele; büyük bir zaferin kazanılmasında katkın olmasıdır. Bundan başka bir şeyi düşünemezsin, çünkü aslında her şey buna bağlıdır: Vatanın kurtulmasına. Özgürlüğe. Bağımsızlığa.

Yiğitlerimiz umutlarını kaybetmemişti. Yaşadıkları topraklarda ezanlar susmasın, şanlı bayrağımız ayaklar altında kalmasın diye, “Bu dünyada olmazsa, öbür dünyada,” düşüncesiyle mutluluklarını ve hayallerini ahrete ertelemişti. Mehmetlerin, Ayşelerin yürekleri yakan fedakârlıkları ve akıl almaz cesaretleri sayesinde kurtuldu bu vatan. Tek başlarına sokağa salmaya bile kıyamadığımız evlatlarımızın yaşıtı olan çocukların ayaklarında adam gibi çarıkları, üstlerinde doğru düzgün kıyafetleri olmadığı halde açlıkla ve soğukla mücadele ederek saf tutmaları, tazecik bedenlerini bu topraklara siper etmeleri, Başkomutan Mustafa Kemal’in emriyle cephelere “ölmeye” gitmeleri ile kazanıldı bu vatan. Koca Seyit’in, “Ulu ve yüce Allah’tan başka hiçbir güç kuvvet yoktur ki…” feryatlarıyla dua ederek kaburgaları çatırdadığı halde 257 kiloluk mermileri sırtlayıp basamakları çıkarak topun ağzına sürmesi ve en nihayet üçüncüsünde İngiliz zırhlı gemisinin güvertesine isabet ettirmesiyle kazanıldı bu vatan.

 

3. Havranlı Seyit Onbaşı

Bu gerçeği ne kadar sık hatırlarsak, o kadar kıymet bilme eğiliminde oluruz. Bir nesil daima bir sonraki nesle bilgi aktarmakla mükelleftir. Siz de sorumluluk alanınızdaki çocuklara ve gençlere bu toprakların nasıl geri kazanıldığını anlatın, anlattırın. Yaşanan mücadeleleri ve ödenen bedelleri konu alan eserleri okuyun, okutturun. O küçücük yaştaki Mehmetçiklerin yüzlerinde gördüğünüz aidiyeti, ciddiyeti, toplumsal sorumluluk bilincini, cesareti taşıyıp taşımadığımızı, atalarımızın armağanı olan bu güzelim vatana hak ettiği gibi sahip çıkıp çıkmadığımızı, onların kahramanlıklarını hak edecek bir toplum haline gelip gelmediğimizi hep birlikte kendi içimizde sorgulayalım.

Uyanmaya her an hazır olan bu milli ruhu, gencinden yaşlısına, hâlâ içimizde taşıyoruz. Milli kahramanlarımızın canlarını ne uğruna feda ettiklerini düşünmeye, Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamak için çabalamaya, milletimizin menfaatlerini gözeterek ülkemizi daha güzel bir geleceğe taşımak için umutla çalışmaya devam ettikçe atalarımızın mirası olan bu asaleti yok etmeye hiçbir şeyin gücü yetmeyecektir.

Ayağımızın altındaki kanla sulanmış bu gül kokulu topraklara ve altında yatan nice isimsiz kahramana saygı, minnet ve dua ile…

 

SİBEL ATAM

 

Yazar ve Çevirmen

YorumlarBu habere hiç yorum yapılmamış     'İLK YORUMU SEN YAP'

Adınız Soyadınız:

E-Postanız:

Yorumunuz:

4 + 4 = ?